Biliyorum şimdi gündem bu yazacaklarımın çok dışında ve bugün hepinizin aklında ‘açılım’ ve ‘ıslak imzalı belge’ var.
Ama gene de bu günkü yazımda ben ‘Şehir Katillerinden’ bahsetmek istiyorum.
Şimdi diyeceksiniz ‘ Nedir bu şehir katilleri?’
Anlatayım hemen.
Her şey yaklaşık 2 hafta önce Anadolu’ nun küçük ve şirin bir ilçesine gitmemle başladı.
İlk defa gördüğüm bu yerde haliyle şehri gezmek ve belli başlı mekânları tanımak istedim.
Elbette ilk olarak şehrin çarşısına indim.
Ve kendi yaşadığım şehirde uzun yıllardır tadamadığım güzel bir çarşı gezintisi yaptım.
Parke taşı döşeli caddelerde esnaflar, dükkânlarının önünde sohbet ediyor, İnsanlar çocuklarının ellerinden tutmuş güneşlene güneşlene vitrinlere bakıyorlardı.
Ellerde alışveriş torbaları, bebek arabaları, yolda karşılaşıp selamlaşmalar, yorulup bir kaldırım taşına oturmalar, geçerken bir parkta konaklamalar, ağaçlar, fıskiyeli havuzlar vs.
Şimdi diyeceksiniz; ‘İyide büyük şehirlerde bu imkânların alası yok mu?’
Hayır yok. Artık yok!
Şehirlerde artık bol miktarda ‘AVM’ adını verdiğimiz Alışveriş Merkezleri var çünkü.
Oralarda, yan yana dizilmiş marka mağazaları, binlerce raf, on binlerce seçenek ve o frapan sesli kadınların sinir bozucu promosyon anonsları var.
Neon ışıkları ve bangır bangır müzik var.
Duvarlardan yankılanan sonu gelmez bir uğultu var.
Biran önce alacağını alıp gitmenin telaşı var.
Şimdi yaşadığım şehri yani kendi şehrimi düşünüyorum.
O şehrin; Mantar gibi çoğaltılmış, kalbine bir hançer gibi saplanmış ‘alışveriş merkezi’ denen rezillik sebebiyle iflas edip, küçük ve orta ölçekli işletme sahibi iken kaçınılmaz olarak o AVM’ lerde sigortalı işçi haline gelen insanlarını, boşalan caddelerini, fakirleşen sokaklarını, kuru, ruhsuz ve tatsız halini düşünüyorum.
Aşırı temiz ve klor kokulu seramik zemin, kredi kartları ve market arabaları içinde boğulan ve otoparklarda nihayet bulan alışveriş kültürümüze bakıyorum.
Eskiden diyorum şehirlerin atadan dededen kalma esnafları olurdu.
Orada karşılaşıp ayak üstü sohbet eden insanları olurdu.
Havaya uygun bir şehir modası, bir stil, bir zarafet olurdu.
Peki ya şimdi?
Aslına bakarsınız dünyanın başka hiçbir doğru dürüst ülkesinde şehir merkezlerinde, caddelerde, evlerin ve işyerlerinin ortasına kurulma izni verilen dev alışveriş merkezlerine rastlamazsınız.
Çünkü AVM’ ler şehirleri öldürür.
Onun içinde hiçbir doğru dürüst ülkede AVM’ ler şehir içlerine inşa ettirilmez.
Daima şehrin dışına atılırlar.
Aklı başında ülkelerin aklı başında yöneticileri bu basit şehircilik anlayışını bilirler.
Çünkü Esnaflığı, eşraflığı, caddelerin zenginliğini, görgüyü, estetiği, mimariyi ve şehirlere ruh katan her tür maddi ve manevi değerleri anlayacak kabiliyet ve kültür seviyesine sahiptirler.
Şehirlerin toplumsal gücün kaynağı ve uygarlığın beşiği olduğunu, medeniyetler tarihinin şehirleşmeyle başladığını, her tür reform ve halk hareketinin, uygarlaşmanın, gelişmenin, kültürel zenginliğin, hür düşünmenin, sanatın, bilimin, ilimin ve irfanın merkezinin ta Babil’ den bu yana şehirler olduğunu, yazarlarıyla, çizerleriyle, markalarıyla, zanaatkârlarıyla, gizleriyle, efsaneleriyle, anıları ve şahitlik ettikleriyle bir şehrin Bir toplumun muasır medeniyetler içindeki hiyerarşisini belirlediğini bilirler.
Tıpkı; Roma gibi, Paris gibi, Londra gibi, İstanbul gibi.
Tıpkı; Via Veneto’ nun Romayı Roma, Şanzelize’ nin Paris’i Paris, Oxford Street’ in Londra’ yı Londra ve İstiklal Caddesi ile Nişantaşı’ nın İstanbul’ u İstanbul yapması gibi, şehirleri caddelerin var etiğini bilirler.
Şimdi şu halimize bakıyorum.
Dünya Kültür Başkenti yapmak istediğimiz İstanbul’ un ‘Kanyon Alışveriş Merkezi’ veya ‘İstinye Park’ gibi mekânları ile o hayalini kurduğu ‘kültür başkentliği ‘ CVsıfatının ne kadar uzağında olduğunu, bu ruhsuz ve kuru hali ile ancak ‘en iyi sonradan görme sömürge memleketi beratına’ aday olabileceğini bizi yöneten zihniyetler göremiyor mu gerçekten? Diyorum.
Ve inanın şehirlerimizin haline çok üzülüyorum.